Cahit Arf 1959
ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ
ÜNİVERSİTE ÇALIŞMALARINI MUHİTE YAYMA VE HALK EĞİTİMİ YAYINLARI
KONFERANSLAR SERİSİ, No. 1
ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ
1958-1959 ÖĞRETİM YILI
HALK KONFERANSLARI
I.
ERZURUM, 1959
MAKİNE DÜŞÜNEBİLİR Mİ VE NASIL DÜŞÜNEBİLİR?
Ord. Prof. Dr. CAHİT ARF
Günümüz Türkçesi
Bu metin, 1959 baskısına mümkün olduğunca yakın kalınarak günümüz Türkçesine uyarlanmıştır. Açıklayıcı editör notları yalnızca gerekli görülen yerlerde eklenmiştir.
Yurdumuzun çok eski bir kültür merkezi olan Erzurum’da Atatürk Üniversitesinin ilk ders senesinde bir matematikçi olarak konferans vermeye davet edilmiş olmak benim için büyük bir sevinç vesilesi oldu. Bana bu sevinci sağlayan Atatürk Üniversitesine ve onu temsil eden sayın Rektör Prof. Sabahattin Özbek’e derin teşekkürlerimi, bu gibi ziyaretlerde alışılmış olduğu için değil, hakikaten içimden geldiğinden bildirmek istiyorum.
Buraya gelmeden önce, birçok kimse için olduğu gibi benim için de Erzurum, halkının kahramanlığıyla, tarihiyle, gelip görenlerin anlattıklarıyla efsanevi ve biraz da hayali bir şehirdi. İlave edeyim ki buraya geleli beri bütün gerçeklerine rağmen Erzurum benim için hayali bir şehir olmaktan çıkmadı. Bunun sebebi belki de Erzurum’u gelecekte olmasını istediğim şekilde görmemdir.
Erzurum’u çok eski bir kültür merkezi olma vasfını modern anlamda kazanmış olarak görmek istiyorum. Bunun böyle olması için temel şart olan bilgiye susamak, buraya gelmeden de, geldikten sonra da duyduğum, tekrar duyduğum bir gözlem oldu. Bu fikir Erzurum atmosferine öyle yayılmış ki her yerde, her jestte, her bakışta hissediliyor. Bu büyük istek muhakkak benim ve belki de hepimizin hayalini gerçeğe dönüştürecek, Erzurum on binlerce yerli ve yabancı öğrenciyle dolacak, laboratuvarları ve araştırmacılarıyla bütün dünyada tanınacaktır. Bunun böyle olmaması için hiçbir sebep yok; Erzurum’un çok yakınında böyle bir örnek var: Tiflis. Onlar yapıyor da biz neden yapamayalım? Bunu yapmak için aklımız, sağlığımız yerinde. Fakat daha önemlisi, Batı’daki büyük şehirlerimizde uyuklayan, belki yok olan, yalnızca içi boş bir söz hâlinde yozlaşan idealizm burada mevcut ve iki bin metre yükseklik iklimi bunu belki daha uzun yıllar yaşatacaktır.
Bu varlığını gözlemlediğimiz öğrenme isteği ve idealizm, bir üniversite yaratmaya elbette yeterli değildir. Bunlara bir bilgi merkezini doğuran etkili güçler gözüyle bakacak olursak, tıpkı su kuvvetiyle işleyen bir değirmende olduğu gibi bu güçleri amaca götürecek kanallar gereklidir. Bu konferanstaki amacım, bu kanalların önemli gördüğüm bir tanesi olan pozitif zihniyet hakkında konuşmaktır.
Eskiden gerek okumuşlarımızda gerekse okumamışlarımızda, okumuşlarımızda daha belirgin olmak üzere şöyle bir zihniyet hâkimdi: Alışageldiğimiz olaylar dışında bir durumla karşılaştığımız zaman bu durumu akl-ı selimimizle anlamak ve durum karşısındaki davranışımızı bu anlayışa göre düzenlemek âdet değildi. Âdet olan, bilgisi derin diye bildiğimiz bir kimseye, bir hocaya başvurup davranışımız hakkında onun tavsiyesini almak ve ona göre hareket etmekti. Durumu akl-ı selimimizle anlamak, kararlarımızı ona göre vermek konusunda âdeta kendi kendimize güveniyorduk. Bilgisi derin hocadan beklediğimiz de akl-ı selimimizi işletmek konusunda bize yardım etmesi değildi. Zaten böyle bir şey yapmaya kalksa bilgisine güvenimiz sarsılırdı. Tavsiyesini, açıklamalarını desteklemesi için ondan beklediğimiz şey eskileri zikretmesi idi.
Bu zihniyetin kalıntılarına bugün de elbise değiştirmiş olarak pek çok rastlamaktayız. Okurlarımız arasındaki tartışmalar çok defa münazara niteliğindedir. Amaç, karşımızdakinin fikrini anlamak veya kendi fikrimizi anlatmaya çalışmaktan çok onu mat etmektir. Bu konuda kullanılan araçlardan biri bilgisi derin kimseleri zikretmektir; yalnız şu farkla ki bugünkü bilgisi derin kimse Batılı bir bilim insanıdır. Bu bilim insanı belki de eskilerin dayandıkları Orta Çağ filozoflarından, din adamlarından daha güvenilir bir kaynaktır. Fakat benim işaret etmek istediğim konu, kendi akl-ı selimimize olan güvensizliğimizdir. Bilgisi derin insanların görüşleri elbette kullanılacaktır, fakat bunlar sonuç olarak değil, akl-ı selimimizi işletmek için kullanılmalı ve sonucu aklımız vermelidir.
Aynı zihniyetin bir başka yansıması Batılıya, Batılının yaptığı işe olan aşırı güvenimizdir. Eskinin bilgisi derin hocasının yerine bugün âdeta Alman veya Amerikalı geçmiştir.
Bilgiye olan isteğimizin kendine bir yol bulması, kanaatimce akl-ı selime güvenin yayılmasına bağlıdır. Bu güvenle kastettiğim şey körü körüne kendi aklımızı beğenmek değildir. Bu daha çok bir tür acizliktir. Hiçbir şeyi anlamadan kabul edememek, yapamamak, anlamadan öğrenememek, bilmemekten çok anlamamaktan acı duymak ve samimi olarak anlamaya çalışmaktır. Anlamaktan kastettiğim şeyin niteliğini sezdirmek için askerliğimi yaptığım zaman dikkatimi çeken bir hususu söyleyeyim. Yedek Subay Okulunda bir eğitim bataryası vardı. Bu bataryayı erler kullanıyor, yedek subay adaylarına topların nasıl işlediklerini gösteriyorlardı. Bu erlerin bazıları orduya okuma yazma bilmeden gelmişlerdi. Buna rağmen topların çeşitli parçalarının işleyişini, ölçü aletlerinin yapılışını, hepsi de yüksekokul mezunu olan yedek subay adaylarının bazılarından daha doğru ve kolay anlıyorlardı. Sebebi zannedersem şu idi: Okullarımızda maalesef hâlâ mevcut olan anlamadan ezberleme imkânı, bu yedek subay adaylarının yeni ve karmaşık görülen olayları daha önceden tanıdığımız ve basit bulduğumuz olaylara ayırma, tahlil etme yeteneklerini kaybetmelerine yol açmış; buna karşılık köyünden gelen er, her insanda doğal olarak bulunan bu yeteneği kaybetmemişti. Yüksekokul mezunu olan yedek subay adayı, yanlış bir eğitim sisteminin sonucu olarak içeriklerini kaybetmiş kelimelerle âdeta birazdan söz konusu olacak makineler gibi düşünebiliyor, buna karşılık er zaten pek iyi bilmediği kelimelerle değil, daha yakın olduğu olayların kendileriyle düşünüyordu.
Gerekli olduğuna inandığım bu akl-ı selime güven, yine kanaatimce genel olmalıdır. Vali böyle düşünmelidir, avukat böyle düşünmelidir, nalbant da böyle düşünmelidir, çocuklarımız böyle düşünmelidir. Ancak böyle bir alışkanlık edindiğimiz takdirdedir ki öğrendiklerimize yenilerini katabilenlerimiz çıkar.
Karmaşık gördüğümüz olayların veya düzeneklerin birçoğunu anlamak hiç de zannedildiği kadar güç değildir. Bu konferansta bunun bir örneğini vereceğim. Ancak şu hususu önceden kaydetmeliyim: Birçok olayın veya düzeneğin anlaşılması işi, bir merdiveni çıkmaya benzetilebilir. Bir basamağı çıkmak kolay bir iştir, fakat bin basamağı çıkmak bir hayli ter dökmeyi gerektirir. Aynı şekilde Batı bilim ve tekniğinin meydana getirdiği işlerin esasını anlamak için bilinçaltımızda Batılılarda var olduğunu düşündüğümüz şeytani zekâya ihtiyaç yoktur. Batılının akl-ı selimine olan güveninden başka ikinci özelliği, anladığı bu esasları birbirine eklemek, yani merdiven basamaklarını birer birer çıkmak konusunda gösterdiği sabır, azim ve sebattır. Bize bu sabrı, bilgiye olan isteğimiz sağlayacaktır.
Anlamak, hakikaten anlamak için acele etmemek gerektiğini gösteren şu hikâyeyi aktarayım. İlk radyo vericisini yaptığı kabul edilen Marconi İngiltere’de bir davette bulunuyor. Orada bulunan kadınlardan biri kendisine telsiz telgraf haberleşmesinin nasıl yapıldığını soruyor. Marconi de ona, bir havuzun bir kenarına atılan taşın oluşturduğu dalganın yayılmasıyla havuzun diğer ucunda taşın atıldığının farkına varılabileceğini ve farklı aralıklarla havuza atılan taşların havuzun diğer ucuna işaretler gönderebileceğini söyleyerek anlatmaya başlamış. Fakat aceleci olan kadın “Ha, anladım” diyerek arkadaşlarına telsiz telgrafı şöyle anlatmış: Mesela İngiltere ile New York arasında telsiz telgrafla haberleşmek için Atlantik’e İngiliz sahillerinden taşlar atılır ve bunların oluşturduğu dalgalar New York’ta kaydedilir. Sonra bunlar yapılan bir anlaşmaya göre kelimeler olarak anlamlandırılır. İngiliz kadının burada sabırla Marconi’yi dinlemesi ve söz konusu havuzun eter denilen boşluk havuzu,1 taşların da antenden bu boşluğa atılan elektrik darbeleri olduğunu anlaması lazımdı. Ancak bu onun bir iki saat dikkatini toplamasına mal olacaktı.
Şimdi anlaşılması güç olduğunu zannettiğimiz şeylerin biraz dikkat, biraz da bilgi yardımıyla anlaşılabileceği hakkındaki örneğe gelelim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gazetelerde, radyolarda pozitif bilimlerin yarattığı üç mucizeden bahsedildi ve edilmektedir. Bunlar atom enerjisinin elde edilmesi, duruma göre kararlar veren ve bu kararlara uygun işler yaptıran düşünen makineler, diğer bir deyişle elektronik beyinler ve nihayet uzaya fırlatılan araçlar, yani yapay uydulardır. Gazetelerden, radyolardan ve dergilerden edindiğimiz izlenim, bunların akıl erdirilmez şeyler olduğu ve bunlara yalnız Amerikalılar, İngilizler, Almanlar tarafından akıl erdirilip yapılabileceği, bize de sadece hayretle “vay neler varmış” demenin düşeceği şeklindedir.
Örnek olarak ikincisini, yani düşünen makineleri ele alıp bunun hiç de böyle olmadığını görelim.
Düşüncenin elle tutulabilen, gözle görülebilen belirtisi, değişik etkilere değişik karşılıkların görülmesidir diyebiliriz. Mesela bir insan kendisine söylenen değişik sözlere, yani maruz kaldığı değişik etkilere değişik sözlerle karşılık verir ve bu karşılıklar o insanın düşündüğünü gösteren belirtiler olur. Bu tarzda davranış gösteren ve bir bakıma düşünen basit makineler sizin Erzurum’daki hayatınıza girmiştir. Mesela bir çalar saat böyle bir makinedir. Saate mesela beni saat dörtte uyandır diyorsunuz, tabii saate bunu kendi diliyle söylüyorsunuz, yani arkasındaki ibreyi dörde getiriyorsunuz. Saat de size cevabını kendi diliyle veriyor, yani dörtte zilin nefesi tükeninceye kadar veya siz uyanıp da saate anladım deyinceye, yani düğmesine basıncaya kadar çalmak suretiyle cevap veriyor. Ama diyeceksiniz ki ben bu işi bekçiye söylesem, bekçi saat dörtte kapıma vurduğu gibi uyanmadığımı görürse başka bir araca başvurmayı düşünerek beni tartaklayarak da uyandırır. Çalar saat ise bunu düşünmez. Fakat çalar saate de bir düzenek eklemek suretiyle onun da uyanmamamız hâlinde başka bir araca başvurmasını, mesela başımıza bir bardak su boşaltmasını sağlamak mümkündür. Yine bu nitelikte düşünen makine örneği, her gün kullandığımız otomatik telefondur.
Telefonun ahizesini kaldırıyorsunuz; bu, makineye kendi dilince konuşmak istiyorum demektir. Makine size kendi diliyle “düüt” diyerek hazırım, kimle konuşmak istiyorsun diyor. Siz cevap veriyorsunuz, Bay Hasan’la görüşmek istiyorum diyorsunuz; ancak makinenin dilinde Bay Hasan’ın ismi çevirdiğiniz numaradır. Makine size ya “gırr” diyerek çağırıyorum diyor, yahut da “düüt düüt düüt” diyerek işi var, görüşemez diye cevap veriyor.
Şimdi belki de haklı olarak bu iki örneğin her ikisinde de makinenin yaptıklarına, basit de olsa, düşünme gözüyle bakamayız; bunları olsa olsa reflekslerle karşılaştırabiliriz diyeceksiniz. Fakat işte size bir hesap meselesiyle bir miras meselesini çözen birer makine örneği:
- Benim ilkokula gittiğim sıralarda hesap dersinde zor sayılan ve ancak iyi öğrencilerin çözebildiği bir mesele şu idi. Bir kümeste tavuk ve tavşanlar karışık olarak bulunuyorlar. Kümesteki başlar 510 tane olarak sayılıyor, ayakları ise 1420 tane çıkıyor ve hayvanlardan kaçının tavşan, kaçının tavuk olduğu soruluyor.
Bu soru karşısında düşünen çocuğun cevabı şöyle oluyor: Her başa ikişer bacak taksak 2 × 510 = 1020 tane bacağı yerleştirmiş olacağız. Bu durumda elimizde 1420 − 1020 = 400 tane bacak kalacak. Bu bacakları daha önce ikişer bacak taktığımız 510 baştan tam 200 tanesine ikişer ikişer ek olarak takabiliriz. Şu hâlde hayvanların tam 200 tanesi dört bacaklı, yani tavşandır; geriye kalan 310 tanesi iki bacaklı, yani tavuktur. Bu şekilde cevap veren öğrenciye öğretmen, doğru muhakeme ediyor diyerek iyi not verecektir. Şimdi aynı işi yapan ve dolayısıyla öğretmenin iyi not vermesi gereken bir makine yapalım.
Şekil 1’de A ve B ile gösterilen kısımlar huni şeklinde birer kap, içlerinde görülen yuvarlaklar da bilyalar olsun. A’daki bilyalar başları, B’dekiler de ayak çiftlerini göstersin. Bu iki huninin ağızlarına birer turnike yerleştirelim ve turnikelerin millerini de taksimetrelerdeki gibi birer sayıcıya bağlayalım. Yalnız bu sayıcılarda, çalar saatlerdekine benzeyen birer düzenekle, ayarlayabileceğimiz bir sayıda bir mandalın düşerek turnikelerin kilitlenmesini sağlayalım. Mesela A’daki sayıcıyı 510’a, B’dekini de 710’a ayarladığımız zaman A’daki turnike 510 tane başı, B’deki de 710 çift, yani 1420 tane ayağı geçirdikten sonra kapansın. Bu suretle makineye çözeceği meselede 510 başla 710 çift ayak bulunduğunu söylemiş olacağız.
Şimdi A’daki bilyalardan 510 tanesi, B’dekilerden de 710 tanesi altlarındaki A′ ve B′ hunilerine geçmiş olsun. Yalnız A ve B’nin turnikelerini A′ ve B′ turnikelerine öyle bağlamış olalım ki A ve B’nin turnikeleri kilitlendiği zaman A′ ve B′ninkiler açılsın. Bu suretle makine kendisine verilen bilgiyi aldıktan sonra kendi kendine “şimdi düşünelim” diyecektir.
A′ hunisinin turnikesi üzerinde bilya bulunduğu zaman, şekilde görüldüğü gibi A′ ve B′ hunilerinin turnike milleri birbirlerine geçmiş bulunsun. Aksi hâlde de bu miller birbirlerinden ayrılsın. Buna karşılık B′ hunisinin turnike mili üzerinde bulunan bir dişli çember, tavşan sayıcısı diye gösterdiğimiz bir sayıcının dişli çemberine geçsin.
Şimdi A′ hunisinin altındaki A″ hunisinin turnikesine gelelim. Bu turnike A′ hunisinde bilya bulunduğu müddetçe kilitli bulunsun; üstelik mili de B′ hunisinde bilya bulunduğu müddetçe tavşan sayıcısına geçmiş bulunsun. B′ hunisinde bilya kalmadığı zaman da tavuk sayıcısı diye gösterdiğimiz sayıcının miline geçmiş olsun.
Şimdi makinenin kendi kendisine “düşünelim” dediği andan itibaren ne yapacağını görelim. Bu andan itibaren A′ ve B′ hunilerinden bilyalar ikişer ikişer aşağıya inmeye başlayacak ve bu A′ hunisi boşalıncaya kadar devam edecektir. Yani makine her başa bir çift bacak takacaktır. A′ hunisi boşalıp da B′ hunisinde 200 tane bilya kaldığı andan itibaren hem A″ hunisinin turnikesi açılacak, hem tavşan sayıcısı işlemeye başlayacak, hem de B′ hunisinde kalan 200 bilya ile A″ hunisindeki 510 bilyadan 200 tanesi ikişer ikişer birlikte düşmeye başlayacaktır. Yani makine bu artan 200 ayak çiftini, daha önce birer ayak çifti taktığı başlardan 200 tanesine takmak suretiyle 200 tane tavşan bulunduğu sonucuna varacaktır. B′ hunisinin boşaldığı andan itibaren de A″ hunisinin turnikesi tavuk sayıcısına geçecek ve makine tavuk olarak geriye kalan 310 bilyayı sayacaktır.
- Şimdi şu miras meselesini çözen makineye gelelim:
Ahmet Bey’in Ali ile Veli adında iki oğlu olsun ve mirasının şu şekilde bölünmesini vasiyet etmiş bulunsun:
| Durum | Vasiyet |
|---|---|
| Oğullarından biri yaşıyor, biri ölmüş ise | Mirasın tamamı yaşayana |
| İkisi de ölmüş ise | Mirasın tamamı Kızılay’a |
| İkisi de yaşıyor, evlilik ve yüksek tahsil durumları aynı ise | Miras ikisine yarı yarıya |
| İkisi de yaşıyor fakat evlilik ve yüksek tahsil bakımından durumları farklı ise | Yüksek tahsilli olanın payı yüzde 20 kadar artacak, diğerininki yüzde 20 kadar eksilecek; evli olanın payı yüzde 10 kadar artacak, diğerininki yüzde 10 kadar eksilecek. |
Bu vasiyetnameyi uygulayan kişinin şu altı sorunun cevaplarının evet veya hayır oluşuna göre kararını vermesi gerekir:
| 1 | Ali yaşıyor mu? | 0,50 |
| 2 | Veli yaşıyor mu? | 0,50 |
| 3 | Ali yüksekokul mezunu mu? | 0,20 |
| 4 | Veli yüksekokul mezunu mu? | 0,20 |
| 5 | Ali evli mi? | 0,10 |
| 6 | Veli evli mi? | 0,10 |
İlk iki sorudan birinin veya her ikisinin cevabının hayır olması hâllerinde, vasiyetnameye uygun kararların şunlar olacağı açıktır:
| Durum | Karar |
|---|---|
| Her iki sorunun cevabı hayır ise | Miras Kızılay’a |
| Yalnız birincinin cevabı hayır ise | Miras Veli’ye |
| Yalnız ikincisinin cevabı hayır ise | Miras Ali’ye |
Birinci ve ikinci soruların cevaplarının her ikisi de evet ise durum biraz daha karışık olur; her şeyden önce diğer dört sorunun sorulması gerekir. Alınacak cevaplara göre karar vermek için vasiyetnameye uygun olarak şu kuralın uygulanması gerekir: Bir sorunun cevabı evet ise o sorunun karşısındaki sayı, soruda adı geçenin hissesine eklenir, diğerinin hissesinden çıkarılır. Mesela 3 evet, 4 hayır, 5 hayır, 6 evet ise karar şu olacaktır:
| Cevaplar | Ali’nin hissesi | Veli’nin hissesi |
|---|---|---|
| 3. Evet | +%20 | −%20 |
| 4. Hayır | ||
| 5. Hayır | ||
| 6. Evet | −%10 | +%10 |
| +%50 | +%50 | |
| Sonuç | %60 | %40 |
Tabii bu hesabı yaparken sadece Ali’nin hissesini hesaplamak, Veli’nin hissesi olarak da Ali’ninkini yüzde 100’e tamamlayan miktarı almak yeterlidir. Ali’nin hissesi bakımından sorulan soruların değerleri sırasıyla:
| 3’ün değeri | +%20 |
| 4’ün değeri | −%20 |
| 5’in değeri | +%10 |
| 6’nın değeri | −%10 |
Buna göre aynı şartlar altında aynı cevapları veren bir aleti birkaç ampul ve bir de pil yardımıyla Şekil 2’deki şemaya göre yapabiliriz.
Editör notu: Kaynak baskıda oyuncağın adı “Eniac” olarak geçmektedir. Burada söz konusu olan, Edmund C. Berkeley'in Geniac adlı oyuncağıdır. Berkeley'in kılavuzunda bu örnek “The Machine for Douglas Macdonald's Will” başlığıyla yer alır. Arf, özgün örnekteki adları ve kurumları Türk dinleyicisi için yerelleştirmiştir.
Bu alette sorular, hizalarındaki küçük karelerin E = evet veya H = hayır hizasına getirilmesiyle cevaplandırılır. Alet de kararını on lambasından birini yakarak bildirir. Kararın aletin dilinden bizim dilimize tercümesi, yanan lambanın altında yazılıdır.
Çok basit makinelerin bile muhakeme yürütebileceği hakkında vermiş olduğum bu iki örneğin sizi pek tatmin etmediğini tahmin ediyorum. Bunun sebebini incelemeden önce şunu kaydedelim ki bu iki örnek, basitliklerine rağmen beynimizin iki temel işleyiş tarzı hakkında iyi birer örnek oluşturmaktadır.
Bunlardan birincisinde, alınan bilgi ile bundan çıkarılmak istenen sonuç arasındaki bağların benzerlerini hayalimizde kuruyoruz ve sonuç, hayalimizdeki sonuç oluyor. Bu durumda vermiş olduğumuz makine şeması da bu benzerliğin fiziksel olarak gerçekleştirilmiş hâlidir. Bu çeşit düşünmeye “benzerlikle düşünme”, bu tarzda düşünen makinelere de yerleşmiş tabiriyle “analog makineler” denir.
İkinci durumda ise yürütülen muhakeme tarzında verilmesi mümkün olan bütün sonuçlar göz önüne alınır (Şekil 2’deki lambalar veya bizim dilimizde bu lambaların altında yazılı olan miras dağılımları) ve bu sonuçlardan verilen bilgiye uymayanlar birer birer elenir (makinede kareli düğmelerin E veya H’nin altına getirilmesiyle). Nihayet geriye kalan sonuç, alınması gereken karar olur (makinede yanan lamba).
Bu tarzda muhakemeye “eleme yoluyla muhakeme”, bu tarzda işleyen makinelere de yerleşmiş tabiriyle “dijital makineler” denmektedir.
Şimdi bu vermiş olduğum iki örneği belki de haksız olarak neden tatmin edici bulmadığınızı ve bu konuda daha tatminkâr kabul edeceğimiz makinelerin hangi şartları taşıması gerektiğini arayalım.
Bu iki örneğin her ikisinde de göze batan kusur, yalnızca birer meseleyi çözebilmeleri ve hatta gerçekte bizim çözdüğümüz birer meselenin çözülmesi işini istenilen anda tekrarlamalarıdır. Bundan başka birinci örnekteki makine, beynimizle kıyaslanmayacak kadar yavaş işlemekteyse de ikincide bu kusur yoktur. Hatta gerekli bilgiyi aldıktan sonra sonucu beynimizden daha çabuk ve hemen hemen anında vermektedir.
Şunu da kaydedelim ki bir makinenin cevaplandırabildiği meselelerin sayısını birden, mesela on bine çıkarsak bile, bu makine yukarıdakiler gibi yalnızca bizim makineyi yaparken çözmüş olduğumuz problemleri çözüyorsa ona yine de bir tür yapay beyin gözüyle bakamayacağız. Bu sefer diyeceğiz ki bizim beynimiz daha önce hiç karşılaşmadığı problemleri çözüyor veya hiç değilse bize öyle geliyor. Oysa bu makinede böyle bir şey yok.
Zannediyorum ki insan beyninin karakteristik özelliği, yeni, daha doğrusu yeni olduğunu sandığımız durumlara uyum sağlayabilmesidir. Şu hâlde şimdi anlamak istediğimiz konu şu olacaktır: Uyum kabiliyeti olan, yani makine yapılırken düşünülmemiş olan problemleri de çözebilen bir makine yapılabilir mi ve nasıl yapılabilir?
Bu soruyu incelemek için beynimizin nasıl işlediğini üstünkörü bir gözden geçirelim:
A) İlk önce bir soru tespit edilir. Bu, dışarıdan gelen bazı etkilerin, mesela söz veya gözlemlerin bir tür kayıt işidir. Bu işin beynin belli bir yerinde yapıldığını kabul edelim. Gerçekte böyle bir yer yoksa bile bunun şu anda hiçbir önemi yoktur.
B) Ön hafızaya kaydedilen bu etkiler bir tür tasnif yerini, başka bir deyişle bir kontrol merkezini harekete geçirir ve bu merkez, hafıza dediğimiz bir tür bilgi deposundan bu etkilerle ilgili bilgilerin kopyalarını ön hafızaya gönderir. Hafızadan ön hafızaya gelen bu bilgiler arasında bazen şöyleleri de vardır: Falanca adama sormalı veya falanca kitaba bakmalı. Bu şekilde başka insanlar veya kitaplar hafızamızın birer yardımcısı olarak beynimizin dışarıdaki bir parçasını oluşturmuş olurlar. Bu dış parçaya yardımcı hafıza diyelim.
C) Ön hafızada toplanan bilgiler, mantıksal hesap veya benzerlik yoluyla verilen bilgilerden yeni bilgiler çıkaran bir cihazın, kontrol merkezi tarafından seçilen yerlerine gider ve orada bir tür dönüşüme uğrarlar. Bu dönüşümün sonucu, sorunun beyin tarafından verilen cevabıdır.
D) Cevap yine kontrol merkezinden geçerek bir taraftan bir çıktı organımız aracılığıyla dışarıya aktarılır, bir taraftan da hafızamıza kaydolur.
Gerçekte beynin işleyiş tarzı bu kaba şemaya göre çok, pek çok daha karmaşık olabilir. Bununla beraber beynimizin bazen bu şekilde işlediğini kabul edebiliriz. Bu bakımdan, beynimize benzetmek isteyeceğimiz bir makinede Şekil 3’te görülen parçalar bulunmalı ve bu parçalar arasında şekilde oklarla gösterilen bağlantılar bulunmalıdır.
Bu makine tabii olarak ancak belirli türde bazı etkileri alıp kaydedebilecek, onları dönüştürüp dışarı verebilecek ve hafıza kısmına kaydedebilecektir. Alıp üzerinde işleyebileceği etkilerin tümüne makinenin girdi dili (alış dili), çıktı cihazındaki belirtilere de makinenin çıktı dili (neşir dili) diyelim.
Bizim beynimizin girdi dili kelimelerden, kelimeler de harflerden oluşmaktadır. Şu hâlde beynimizin alıp dönüştürebildiği etkiler, 29 harfin aralıklarla dizilişlerinden ibarettir. Mesela “sokağa çıkacağım, fakat hava bulutludur” cümlesi böyle bir etkidir. Beyin bu etkiyi hafızasındaki bilgiyle birleştirip şuna dönüştürüyor: “Şemsiye almalıyım”.
Burada görülüyor ki beynimizin daima yeni problemler çözebilmesinin sebebi, 29 harfin çok büyük sayıda sıralanışını etki olarak kabul edebilmesi, yani anlaması ve bunları hafızasındaki diğer bilgiler, yani etkiler yardımıyla mantık kurallarına göre dönüştürebilmesidir.
Şunu da hatırlatmış olayım ki dilimizin zenginliği harflerin sayısıyla ilgili değildir. Sadece iki harf kullanmış olsaydık yine de aynı derecede zengin bir dil elde etmiş olurduk. Mesela harf olarak 0 ve 1 işaretlerini kullandığımızı varsayalım. Alfabedeki harflerin yerine:
| Harf | Kod | Harf | Kod | Harf | Kod |
|---|---|---|---|---|---|
| A | 00000 | B | 00001 | C | 00010 |
| D | 00011 | E | 00100 | F | 00101 |
| G | 00110 | H | 00111 | İ | 01000 |
| J | 01001 | K | 01010 | L | 01011 |
| M | 01100 | N | 01101 | O | 01110 |
| P | 01111 | R | 10000 | S | 10001 |
| T | 10010 | U | 10011 | V | 10100 |
| Y | 10101 | Z | 10110 | Ö | 10111 |
| Ü | 11000 | I | 11001 | Ğ | 11010 |
| Ç | 11011 | Ş | 111002 |
işaretlerini koyarak her kelimeyi bu 0 ve 1 işaretleriyle yazmış oluruz. Böylece 0 ve 1 işaretlerinin bütün sıralanışlarını etki olarak kabul edebilen ve bu etkileri mantık kurallarına benzeyen kurallara göre dönüştüren bir makinenin dili en az bizim dilimiz kadar zengin olacaktır.
Gerçekte böyle bir makine, 0 ve 1 işaretlerinin bütün sıralanışlarını birbirinden farklı etkiler olarak alamayacaktır. Makinenin büyüklüğüne göre, verilen sıralanıştaki 0 ve 1 işaretlerinin sayısı çok büyük olduğu takdirde bu sıralanışı etki olarak alamayacak, daha doğrusu eksik olarak alacaktır. Fakat insan beyni de öyle değil midir? Mesela 2000 kelimelik bir cümleyi anlayabilecek bir insan bilmiyorum.
Şimdi hâlen elektronik beyin adı altında yapılmakta ve kullanılmakta olan, dilleri de 0 ve 1 işaretlerinin sıralanışlarından oluşan makinelerin yapılışındaki çok basit esasları anlamaya çalışalım.
Bir elektrik düğmesinin, hepimizin bildiği gibi, iki durumu vardır: Ya akım geçirecek durumdadır ya da değildir. Akım geçirecek durumda olmasına 1, geçirmeyecek durumda olmasına da 0 işareti gözüyle bakabiliriz.
Şu hâlde makinenin ön hafıza dediğimiz yerinde mesela 100’den fazla elektrik devresi varsa ve bunlardan 100 tanesi makine üzerindeki 100 düğmeye bağlıysa, bu 100 düğmeyi çevirmek suretiyle makineye 100 işaretlik bir kelime veya cümleyi söylemiş oluruz. Makine de bunu kaydetmiş ve anlamış olur.
Şimdi sıra, makinenin aldığı bu işaret etkisiyle hafıza dediğimiz kısımdaki bilgi, yani cümlelerden bir kısmını ön hafızaya göndermesine geliyor. Bunun için önce hafıza dediğimiz kısım hakkında bir fikir edinelim.
Hepimizin bildiği gibi bir demir çubuk üzerine bir tel sarılıp içinden elektrik akımı geçirilirse çubuk mıknatıslanır ve demir parçalarını çeker. Şimdi Şekil 4’te görülen elektrik devresini göz önüne alalım.
Şekil 4’te hafıza diye ayrılmış bölgede A ve B harfleriyle gösterilen kısımlar, üzerlerine tel sarılmış iki demir çubuktan ibarettir. Bu iki demir çubuk arasında D harfiyle gösterilen kısım, sağına ve soluna birer bakır levhacık takılmış bir demir parçasıdır ve bu demir parçası A ile B arasında serbestçe gidip gelebilmektedir. D demir parçası B’ye yapışık olduğu zaman H ile gösterilen elektrik devresi 0’da, D demir parçası A’ya yapışık olduğu zaman da H devresi 1’de olur.
A çubuğunun üzerine sarılı olan tel kontrol merkezine bağlıdır ve kontrol merkezinin bu tele akım verip vermemesine göre D demir parçası A’ya gelir veya B’de kalır. Bundan sonra kontrol merkezinden gelen akım kesilse de D yerini değiştirmez ve böylece H devresine 0 veya 1 işaretlerinden biri kaydedilmiş ve orada saklanmış olur.
Bu açıkladığımız alete bir röle, H devresine de bir hafıza elemanı denir. Hafıza dediğimiz cihazın bu şekilde düzenlenmiş binlerce H devresinden oluştuğunu varsayalım. Böylece hafıza, binlerce 0 veya 1 işaretinden oluşan bilgiyi saklayabilecektir.
Bütün hafıza elemanlarının B çubuklarına sarılı olan devrelere bir S düğmesiyle kumanda ediliyorsa, S düğmesine basmakla hafızaya bütün bilgisi unutturulmuş, hafıza elemanlarının hepsi sıfıra getirilmiş olur.
H devresinin uçları şekilde görüldüğü gibi kontrol cihazına gitmektedir. Kontrol cihazında bu devrenin uçları yine birtakım rölelerle, H’deki bilginin ön hafızadaki soruyla ilişki biçimine göre ön hafızadaki yeni bir röleye akım verir veya vermez ve böylece hafızada bulunan ve ele alınan soruyla ilgili bilgilerin kopyaları ön hafızaya getirilmiş olur.
Ön hafızada böylece toplanmış olan bütün bu işaretler dizisinin devreleri yine kontrol cihazından geçerek mantıksal hesap cihazına gider ve orada yine röleler aracılığıyla yeni birtakım devreleri açar veya kapatır. Bu açılan veya kapanan devreler de sorunun mantık kurallarına göre dönüştürülmüş şeklini, yani makinenin soruya cevabını oluşturur.
Makinenin çıktı organı da bu cevabı, mesela yukarıda vermiş olduğumuz alfabeye göre bir yazı makinesinde bizim dilimize çevirerek yazdırır.
Mantıksal hesap cihazının aldığı işaretleri gerçekten mantık kurallarına göre dönüştürebileceğini anlatmak için şu üç mantık işleminin röleler yardımıyla yapılabileceğini göstermekle yetinelim:
A veya B doğru ise C de doğrudur.
A ve B doğru ise C de doğrudur.
A, B’nin tersidir; yani A doğru ise B yanlış, A yanlış ise B doğrudur.
Şekil 5’te A, B, C ifadeleri birer elektrik devresiyle temsil edilmiştir. Bir devrenin kapalı oluşu karşılık gelen ifadenin doğruluğunu, açık oluşu da yanlışlığını göstersin. Böylece Şekil 5’teki üç şemanın verilen üç mantık işlemini temsil ettiği kolayca görülür.
Esaslarını böylece anlatmış olduğumuz düşünen makinelerden çok karmaşık hesaplar yapan ve matematik problemleri çözenler, araştırma kurumları tarafından kendi özel işleri için yapılmakta ve kullanılmakta olduğu gibi, Türkiye’de de temsilcisi bulunan IBM kuruluşu tarafından ticari amaçla yapılmakta ve kiralanmaktadır. Bu makinelerde mıknatıslı röleler yerine elektronik lambalar (radyolardaki lambalar) içeren devreler ve ses alıcı aletlerde kullanılan tele benzeyen parçalar kullanılarak makinenin bazı işleri insan beyninden çok daha çabuk yapması sağlanır.
Görülüyor ki zamanımızın harikalarından biri olan bu makinelerin anlaşılması için şeytani bir zekâya hiç de ihtiyaç yoktur. Sadece akl-ı selim yeterlidir. Fakat yine konuşmanın başında belirttiğim gibi, her işte olduğu gibi burada da makineyi ayrıntılarıyla birlikte tasarlamak ve yapmak için bitmez tükenmez sabır ve sebat ve bol bol ter dökebilmek gerekir. Ne mutlu o ter dökebilme saadetine erişenlere.
Sözlerimi bu makinelerin insan beyniyle kısa bir karşılaştırmasıyla bitireyim:
Makinelerin bazı işleri insan beynine göre çok daha çabuk yapabilmelerine karşılık, anlama, yani girdi kapasiteleri, büyük bir salonu doldurabilecek kadar büyük olanlarında bile çeşitlilik bakımından insan beyninden çok düşüktür. İnsan beyninin kendi kendisini kendi inisiyatifiyle geliştirmesine karşılık makine yapıldığı gibi kalmaktadır. Bununla beraber kendi kendisini geliştiren bir makine tasarlamak mümkündür.
Fakat kanaatimce insan beyniyle makine arasındaki asıl fark, insan beyninin estetik nitelikteki etkileri alıp onlar üzerinde işleyebilmesi ve yine estetik nitelikte kararlar verebilmesi, verilen bir işi yapıp yapmamak konusunda kendisini serbest hissedebilmesine karşılık, makinede bu özelliklerin benzerlerinin bulunmamasıdır.
Bu özellikleri karakterize eden husus, hepsinin de bir belirsizlik unsuru içermesi ve bunların şaşmaz bir şekilde uydukları kuralların bulunmayışıdır. İnsan dışında da belirsizlik niteliği taşıyan doğa olayları vardır. Bunlar atom içinde gerçekleşen olaylardır. Bu bakımdan, nispeten küçük sayıda atom içinde gerçekleşen olaylar böyle makinelerin işleyişinde etkili hâle getirilebilirse, makinelerin estetik bakımdan da insan beynine benzetilebileceği ümit edilebilir.
Böyle bir makine, mesela falanca müzik parçasını güzel bulmadığını söyleyebilecektir. Fakat bu işin uzun yüzyıllar sonra bile ve belki de hiçbir zaman yapılamayacağını zannediyorum.
Şekiller
Editör notu: Şekiller, 1959 baskısındaki yapıları korunarak okunaklılık amacıyla yeniden hazırlanmıştır. Şekil 4’te S etiketi, metinde açıkça tarif edilen düğmeyi görünür kılmak için eklenmiştir. Şekil 5’in üçüncü devresinde B, devrenin gösterdiği ilişkiyi açık etmek üzere çıktı etiketi olarak eklenmiştir.





Dipnotlar
-
Eter (esir): 19. yüzyıl fiziğinde, tüm uzayı doldurduğu ve ışığın yayılmasına ortam oluşturduğu varsayılan görünmez ortam. ↩
-
Editör notu: 1959 baskısında hem Ç hem de Ş için
11011verilmiştir. Kod dizisinin ilerleyişine göre Ş’nin karşılığı11100olmalıdır. Bu açık baskı hatası burada düzeltilmiştir. ↩
Kaynak
Arf, C. (1959). Makine Düşünebilir Mi ve Nasıl Düşünebilir? Atatürk Üniversitesi, 1958-1959 Öğretim Yılı, Halk Konferansları I, Üniversite Çalışmalarını Muhite Yayma ve Halk Eğitimi Yayınları, Konferanslar Serisi No. 1, Erzurum, s. 91–103.
Dr. Emir Öngüner’in arşivinden dijital formata dönüştürülmüştür.